BİLİMSEL ECZACILIĞIN 178. YILI KUTLU OLSUN!

0
939

Ülkemizde modern-bilimsel eczacılığın kuruluşunun 178. yılı dolayısıyla gerçekleştirdiğimiz basın toplantımıza hepiniz hoş geldiniz. Tarihi ilaçla başlayan, kökleri yüzyıllara dayanan bir mesleğin mensuplarıyız. Ancak Türkiye’de eczacılığın usta-çırak ilişkisi içerisinde öğrenilen bir meslek olmaktan çıkarak akademik bir mesleğe dönüşmesi 1839 yılının 14 Mayıs’ında Mekteb-i Tıbbiye içerisinde açılan eczacılık sınıfına dayanıyor. O günden bu yana yaklaşık iki yüzyıldır halk sağlığını merkeze alan bir perspektifle, sağlığın bireysel ve toplumsal tam bir iyilik hali olduğunun bilinciyle hizmet veriyoruz. Sağlık sisteminin kurucu öznelerinden biri olarak Türkiye’nin dört bir köşesinde hayatın her alanına dokunarak ülkemize ve insanlarımızın sağlığına değer katıyoruz. Dün ve bugün olduğu gibi yarınlarda da insan, toplum ve doğa yararına sağlık, ilaç, eczacılık hizmeti üretmeye devam edeceğiz.

Ülkemiz 16 Nisan’da uzun bir referandum sürecini geride bıraktı. Ülkemizin anayasal, siyasal ve yönetsel yapısında köklü bir dönüşüm gerçekleşmiş oldu. Aslında yeni anayasa ve siyasal sistem tartışmaları çok uzun yıllara dayanıyor. Bugün getirilen sistemin eksilerini artılarını yaşayarak, tecrübe ederek göreceğiz. Ama her ne olursa olsun çağdaş, güçlü ve müreffeh bir Türkiye için cumhuriyet, demokrasi, laiklik, evrensel insan hakları, sosyal hukuk devleti gibi değerlerin hepimizi birleştiren ortak payda olduğunu akıllarımızdan çıkarmamalıyız. Bizlere düşen görev; kamplaşmadan, kutuplaşmadan, ayrışmadan tartışarak, müzakere ederek demokratik bir siyasal kültürü, demokratik bir siyasal sistemi ve bunun gerektirdiği demokratik usulleri hep birlikte inşa etmektir.

2003 yılında uygulamaya konulan Sağlıkta Dönüşüm Programı’nda ikinci faza geçmiş bulunuyoruz. Bu çerçevede iki nokta üzerine eğilmek istiyoruz:

Birincisi; Yerli ilaç üretimi olgusu. Bizler yıllardır yerli ilaç üretiminin ulusal sağlık politikasının temel sacayaklarından birini teşkil ettiğini ifade ediyoruz. Son 15 yılda Türkiye’de ithal ilaç-yerli ilaç dengesinin ithal ilaçlar lehine bozulduğunu görmekteyiz. 2002’de Türkiye’de ilaç pazarının değersel büyüklüğü % 66 yerli ilaç lehine iken 2016’da bu oran % 42’lere kadar gerilemiş; ilaç tüketiminin % 57-58’i değer bazında ithal ilaçtan karşılanır hale gelmiştir. Kutu bazında 2002’de imal ilaçların oranı % 77, 2008’de % 79 iken, 2009’dan sonra sürekli olarak gerileyerek % 74’lere düşmüştür. Aynı dönemde ülkemizde tüketilen ilaç kutu sayısının % 202 arttığı olgusu ile birlikte değerlendirildiğinde pahalı olan ithal ilaçların oranındaki artışın kamu maliyesine nasıl bir etki ettiğini iyi çözümlemek gerekir. 1990’lardaki Neo-liberal dalga şimdilerde geri çekilirken ve sağlık maliyetleri her geçen gün biraz daha artarken, uluslararası rekabet koşullarında tüm ülkelerin kendi yerli ilaçlarını üretmesi artık stratejik bir zorunluluk haline gelmiş bulunmaktadır. Ancak Türkiye olarak yerli ilaç üretimini geliştirirken yerli ilacın sadece jenerik ilaçlardan ibaret olduğu gibi bir algıdan da artık sıyrılmamız gerekmektedir. Özellikle katma değeri yüksek, biyoteknolojik ve nanoteknoljik ilaç üretimine ve yeni moleküller geliştirmeye ağırlık verilmeli, bunun için mutlaka ilaç ar-gesine yapılan yatırımlar artırılmalıdır.

Faz 2 içersinde hızlanarak devam edecek ikinci husus ise şehir hastaneleridir. Hastaların tam teşekküllü modern sağlık komplekslerinde hizmet alması yurttaşlarımızın sağlığı açısından için elbette doğru bulduğumuz bir yaklaşımdır. Ancak bu devasa sağlık kampüslerinin, hastaların fizik mekân olarak sağlığa erişiminde güçlükler yaratabileceği ve salt hastane işletmeciliği perspektifi ağır bastığında sağlık hizmet sunumunun bir bakıma özelleşmesi sonucunu doğurabileceği gözlerden uzak tutulmamalıdır. Bu anlamda Türkiye’de hâlihazırda kişi başına düşen yatak sayısı OECD ortalamasının altında iken var olan hastanelerin kapatılmasından vazgeçilmelidir. Bu anlamda şehir hastaneleri gelecekteki sağlık ihtiyaçlarının karşılanması ve hasta başına düşen yatak sayısının artırılması için bir önlem olarak düşünülmelidir.

Şehir hastanesi kampüsü içinde eczane açılmaması biz eczacılar açısından oldukça memnuniyet vericidir. Ancak mevcut durumda, şehir içindeki hastaneler kapandığı ve şehir hastanesinin etrafındaki arsalar da çoktan kapatıldığı için hastane karşısı eczanelerin ciddi bir ekonomik çöküşü ya da eczane göçü olgusu ile karşı karşıya olduğumuzu belirtmek isteriz. Bu hastaneler açılmadan önce ilaç hizmetinin kesintisizliğini de asla göz ardı etmeden mevcut eczanelerin varlıklarını sürdürebilmesini sağlayacak, hastanenin büyüklüğüne paralel biçimde etrafında açılacak yeni eczaneler için altyapı oluşturacak, kamusal sağlık hizmeti sunan eczanelerin yüksek rant ve ihalelere kurban edilmesini önleyecek bir planlama yapılmalıdır.

Ülke olarak en büyük sorunlarımızdan biri de işgücü planlaması yapmak konusunda maalesef hala önemli eksikliklerimizin bulunmasıdır. Türkiye’nin pek çok Avrupa ülkesine göre genç ve dinamik bir nüfusa sahip olması bir yandan avantajlar sağlarken diğer yandan ciddi dezavantajları da beraberinde getirmektedir. Bu dezavantajların başında yükseköğretim görmüş nitelikli işgücünün işsizlik, güvencesizlik ve değersizleşme olgusu ile karşı karşıya kalmasıdır. Elbette ki yurdumuzun kalkınma ihtiyacına ve yükseköğretim çağ nüfusunun taleplerine cevap vermek amacıyla yeni üniversite ve yüksekokullarının açılması zaruridir. Ancak mesleki bir alanın insangücü ihtiyacı gözetilmeden mevcut üniversitelerin kontenjanlarında artışa gidilmesi ve üniversite sayısının her geçen gün artması işsizlik sorununun kronikleşmesi anlamına gelecektir. Eczacılık eğitimi alanına bakıldığında Türkiye’de 2000’li yıllar boyunca Eczacılık Fakültelerinin sayısı hızlı bir şekilde yükselmiştir. 1970’lerden 2000’lerin başına 7-8 Eczacılık Fakültesi varken bugün 37 Eczacılık Fakültesi vardır. 2001-2002 döneminde 4000 civarında eczacılık öğrencisi, 700 civarında mezun varken bugün öğrencisi sayısı 10.000’lere, mezun sayısı 1400’lere ulaşmıştır. Bu kadar sayıda Eczacılık Fakültesi’nin varlığının istihdam edilebilirlik açısından ne gibi sonuçlar doğurduğunu, doğuracağını dikkatle incelemek gerekir. Yeni kurulan Eczacılık Fakültelerinde fiziksel altyapı ve donanım eksikliğinin ötesinde en zayıf noktalardan birini eczacı öğretim üyesinin yetersizliği oluşturmaktadır. Bu durumun eczacılık eğitiminin kalitesinde bir düşme yaratacağı açıktır. Bu anlamda YÖK’ün mevcut durum ve uzun vadeli projeksiyonla tutarlı bir yükseköğretim politikası geliştirerek, yeni Eczacılık Fakültesi açılmasına cevaz vermemeye ve mevcut olanların kontenjanları azaltmaya çağırıyoruz.

Diğer yandan Eczacılık Fakültesi’nden mezun olanların sayısındaki artış eczacı işgücünde farklılaşmaya yol açması kaçınılmazdır. Yoğunluklu olarak serbest eczaneler yoluyla eczacı istihdamının sürdürülebilmesi artık mümkün gözükmemektedir. Kamuda, devlet hastanelerinde, özel hastanelerde daha fazla sayıda eczacı istihdamı sağlanması; eczacılara yeni istihdam sahaları açılması Sağlık Bakanlığı tarafından ciddi bir biçimde gündeme alınmalıdır. Üstelik söz konusu alanlarda eczacı varlığı, sadece bir istihdam meselesi değil aynı zamanda nitelikli sağlık ve ilaç hizmet sunumunun da gereğidir.

Hepinizin yakından takip ettiği gibi zaman zaman alevlenen ve halk sağlığını birebir ilgilendiren bir mesele var: Reçetesiz ilaçlar. Bir süredir reçetesiz ilaç kategorisindeki ilaç sayısının 87’den 1000’li rakamlara kadar çıkartılmasına yönelik çalışmalar yürütülmektedir. Reçetesiz ilaçların sıklıkla ilaçta reklam ile beraber yürüyen bir olgu olması bizlerde söz konusu ilaçların reklamının serbest bırakılacağına dair endişeler uyandırmaktadır.

Samsun Eczacı Odası olarak geçtiğimiz yıl eczacıların yanı sıra kamu sağlık otoritesinin, ilaç sanayi temsilcilerinin, akademisyenlerin kısacası alanın tüm bileşenlerinin katıldığı çalıştaylar ve paneller gerçekleştirdik. Böylelikle herkesin görüşlerini aktarmasına zemin oluşturmak istedik. Bütün bu tartışmalardan sonra bizim bu konudaki temel yaklaşımımız şudur: Hasta-insan odaklı eczacılık anlayışı çerçevesinde toplum sağlığının, hasta güvenliğinin, ilaca erişim hakkının ve nitelikli ilaç hizmeti sunumunun korunması ve geliştirilmesi dün olduğu gibi bugün de birincil önceliğimizdir. Sağlık okuryazarlığı düşük, ekonomik kaynakları kısıtlı olan toplumumuz reçetesiz ilaçlara henüz hiçbir şekilde hazır değildir.

Yapılan bilimsel araştırmalar kendi kendine tedavi çerçevesinde reçetesiz olarak kullanılan ilaçların doğurduğu sağlık risklerini bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Bir araştırmaya göre hastaların %75,5’i doktora veya bir sağlık personeline danışmadan kendi kendine ilaç kullanmaktadır. %13’ü kendi kendine kullandığı bu ilaçları yanlış kullanmaktadır. Hastaların %11’e yakını aynı hastalık için başkalarının kullandığı ilaçları kullanmakta ve % 24,5’i kendisine iyi gelen bir ilacı başkasına önerebilmektedir.

Reçetesiz ilaç kategorisinin genişletilmesi; kendi kendine ilaç tedavisine başvuran kimsenin hastalık belirtilerinin altında yatan ciddi durumu fark edememesi, ilaç prospektüslerini okuyamaması veya anlayamaması, yanlış ilaç kullanımı, doz aşımı, ilaç-ilaç etkileşimi, ilaç-besin etkileşimi, ilaç ve beraber alkol alması halinde oluşabilecek sorunlar gibi pek çok riske gebedir.

Diğer yandan toplumun sağlık okur-yazarlığı düzeyi göz önünde bulundurulduğunda, ilaçların herhangi bir ticari ürün gibi reklamının yapılması, ilaç kullanımının artmasına bağlı olarak ilaçlardan kaynaklı sorunları ve tedavi gerekliliğini, dolayısıyla hem kişilerin hem kamunun sağlık maliyetlerini artıracaktır. Türkiye’de okuryazarlık oranı zorunlu eğitime rağmen ilkokul 3,5, sağlık okuryazarlığı oranı ilkokul 2 seviyesindedir. Sağlık okuryazarlığı ilkokul 2 olan bir ülkede ilaçta reklamın yaratabileceği felaketler iyi düşünüp taşınılmalıdır. İlaç şirketlerinin Dünya çapında pazarlama faaliyetleri için harcadığı miktar 2011 yılında 92 Milyar Dolar, 2014 yılında 98,3 Milyar Dolardır. İlaçta reklam dolayısıyla 429,4 Milyar Dolarlık satış gerçekleştirilmiştir. Oysa ilaç şirketlerinin ar-ge’ye ayırdığı kaynaklar pazarlamaya ayırdığı kaynaklarının yarısı kadardır. Bu rakamlar oldukça düşündürücüdür. O nedenle yarın iyice ağırlaşacak, dallanıp budaklanacak, ceremesini çok acı bir biçimde çekeceğimiz sağlık riskleri, hatta ölümler ile karşılaşmak istemiyorsak reçetesiz ilaç, ilaçta reklam ve internetten ilaç satışına yönelik girişimlere izin verilmemelidir. İlaç hekim reçetesiyle eczacı kontrolü ve danışmanlığında hastaya sunulmalıdır.

Bu bağlamda tıbbı bitkisel ürünler, gıda takviyeleri ve kozmetikler gibi diğer sağlık ürünleri de eczacı eliyle eczanelerden sunulmalıdır. Ülkemizde bitkisel ürün, gıda takviyesi, takviye edici gıda, gıda destek maddesi adı altında aktar, baharatçı ve benzeri dükkânlarda pek çok ürün satılmakta, bu ürünler eczacılık yahut sağlık ile ilgisi olmayan kişiler tarafından değişik hastalıklara karsı tavsiye edilmekte ve ilaç olarak satılmaktadır. Yıllardır takviye edici gıda yahut gıda takviyesi adı altında Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’ndan ruhsat alıp bitkisel ilaç olarak piyasaya sürülen ürünler ile ilgili uyarılarımızı sürdürüyoruz. Her seferinde farmasötik forma getirilmiş ürünlerin Sağlık Bakanlığı tarafından titiz kontrollerden sonra ruhsatlandırılması gerektiğini; asıl yetkili olması gerekenin Sağlık Bakanlığı olduğunu söylüyoruz. Bu yetkinin Gıda, Tarım ve Hayvancılık alınacağı ve artık Sağlık Bakanlığı tarafından yürütüleceği söylenmesine rağmen bugün yarın denilerek hâlâ gerekli adımlar atılmış değil.

Zayıflama hayaliyle kullanılan ve tamamen bitkisel denilen ürünlerin ne gibi felaketlere yol açtığını, insan canına mal olduğunu hepimiz gördük. Özellikle internet üzerinden ilaç ve diğer sağlık ürünlerinin satışı, bireylerin rekabet amacı taşıyan ticari reklamlar yoluyla yanlış bilgilendirildiği, hastalığını/rahatsızlığını tedavi edeceğini düşündüğü ilaçlara hekim tarafından kontrol ve tetkikleri yapılmadan, reçetesi olmadan, rastgele ve denetimsiz şekilde ulaşabildiği bir kanal açtı. Özellikle, zayıflama ürünlerinin, saç dökülmesine yönelik ürünler ve cinsel fonksiyon bozukluklarına ilişkin ürünlerin yaygın olarak internet kanalı ile sunumu bireyleri çoğunlukla hayati risk ile karşı karşıya bıraktığını biliyoruz. Bu internet sayfalarının güvenilir ve doğru bilgiler verdiklerini kabul etsek dahi, ulaşılan bilginin analizi ve bireyin sağlık durumuna uygunluğu konusunda hekim ve eczacının rehberliği şarttır. İnsan sağlığını doğrudan etkileyen bu ürünlere erişim esnasında, ürünlerin kullanım şekli, miktarı ve süresi hakkında kişiye açık ve net bir bilgi verilmesi ve mutlaka kişiye özgü bilgilendirmelerin yapılması gereklidir. İnternet üzerinden gerçekleştirilen satışlarda söz konusu danışmanlık ve bilgilendirmenin yaşama geçirilmesi mümkün değildir. Eczacı ilaçların ve sağlığa ilişkin ürünlerin hastalıklara ve insan vücuduna etkileri, birbirileri ve gıdalarla etkileşimi ve ilaçla tedaviden en iyi sonuçların alınması konusunda yetkinliğe sahip asli sağlık mensubudur.

Yine sağlık otoritesinin aldığı kararlarla eczane dışına çıkarılan kemoterapi ilaçları, günübirlik olarak adlandırılan ilaçlar, mamalar, botoks ürünleri, aşılar ve eklemiçi sıvıları gibi ürün kalemlerinin yeniden eczacı eliyle, eczanelerden temin edilmesi hem halk sağlığı risklerinin asgariye indirilmesi hem kamu ekonomisinin korunması açısından önemlidir. İlaç ve diğer sağlık ürünlerinin aslî uzmanı eczacının devre dışı bırakılarak eczacılar dışında herkesin eczacılık yapmaya soyunmasına daha ne kadar müsaade edileceği artık samimi olarak sorulması gereken bir sorudur.

Türkiye, eczacının bir eczanenin sahibi ve sorumlu müdürü olduğu, eczane zincirlerinin olmadığı, ilacın marketlere düşüp eczacının market çalışanına dönüşmediği ender ülkelerden biridir. Bu sadece biz eczacılar açısından değil ülkemiz açısından da büyük bir nimettir. Zincir eczane, market eczane uygulamaları halk sağlığını riske atmak demektir. ABD’de 2009 verilerine göre % 65’lere ulaşan ilaç zehirlenmelerinin başta gelen nedenlerinin reçetesiz ilaç, ilaç reklamı ve market eczaneler olduğu bizzat Amerikan İlaç ve Sağlık Dairesi (FDA) tarafından kabul edilmiştir. Türkiye’de de zehirlenmelerin % 67’sinin ilaç kaynaklı olduğu Ulusal Zehir Danışma Merkezi (UZEM) tarafından tespit edilmiştir. Bilinçsiz ilaç kullanımı sonucunda zehirlenme oran % 70 civarındadır.

Ülkemizde de bir süredir zincirin önünü açacak girişimlerde bulunulmaktadır. Bugün tamamen masum amaçlarla hareket ettiklerini iddia ederek farklı adlar altında süslü projeleri yürürlüğe koyan ve bazı eczaneleri bu projelere dâhil eden kimi çevrelerin fiili zincir oluşturma çabaları ile karşı karşıyayız. Ancak Türkiye’de eczacılığın genleriyle oynayacak, eczaneleri ayrıştıracak ve meslekî dayanışmayı zayıflatacak, toptan ilaç ve eczane perakendeciliği gibi uygulamalarla eczanelerin sahiplik yapısını değiştirerek zincirin önünü açacak bu tür projelere geçit vermeyeceğimizi buradan ilân etmek istiyoruz. Bu noktada değerli meslektaşlarımızı, Kooperatif Aidiyet Yılı ilân ettiğimiz 2017’de kendi öz-varlığımız, öz ekonomik örgütlenmemiz olan Eczacı Kooperatiflerinin şemsiyesi altında toplanmaya, kooperatiflere güç vermeye ve mesleki geleceğimizi birlikte kazanmaya davet ediyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here